SİYONİZM FELSEFESİ

GİRİŞ

Yıllardır izlediğiniz haberlerde, okuduğunuz gazetelerde Ortadoğu’da neredeyse hemen her gün bir çatışma yaşandığına tanık oluyorsunuz. Her iki taraftan da pek çok masum insan; kadın, çocuk, genç, yaşlı bu acımasız savaşın hedefi oluyor. Evler, okullar, hastaneler ve hatta ibadethaneler yakılıp yıkılıyor. Yıllardır durmak bilmeyen bu kavga ve savaşın, akan gözyaşının ve kanın en önemli sorumlusu radikal Siyonist ideolojidir.

İsrail, Filistin halkına karşı 1967 yılından bu yana uzun vadeli bir soykırım politikası yürütüyor. İşgal altındaki Gazze ve Batı Şeria topraklarında sivillere yönelik zulüm aralıksız devam ediyor. Sokaklar İsrail saldırıları sonucunda hayatını kaybetmiş Filistinlilerin cesetleriyle dolu.

İşgalci, sömürgeci ve ırkçı bir ideoloji olan radikal Siyonizm elli yılı aşkın bir süredir Ortadoğu’da kan dökmektedir.

Ne var ki özellikle Batı dünyasında Siyonizm gerçek anlamı ile tanınmamakta, Siyonist ideolojinin gerçek planı bilinmemektedir. Batı’da çoğu insan -yanlış bilgilendirmenin etkisiyle- Siyonizmin, Yahudilere bağımsız bir yurt sağlamayı hedefleyen masum bir ideoloji olduğunu düşünür, hatta bu nedenle kimi insanlar söz konusu ideolojiye sempati ile yaklaşırlar. Oysa gerçek hiç de öyle değildir.

Siyonizmin hedefinin Yahudilere bir vatan sağlamak olduğu ve Siyonistlerin bu yönde mücadele verdikleri doğrudur. Ancak bu mücadele, tarihin belki de en acımasız, en zalim yöntemlerinin kullanıldığı haksız bir mücadeleye dönüşmüştür. 19. yüzyılda gelişen Siyonizm, Yahudilere bir yurt sağlamak amacı ile yola çıkmış, bunun için Yahudiler tarafından da kutsal kabul edilen Filistin topraklarını seçmiştir. Buraya kadar makul ve meşru olan bu hedef, Filistin’de yaşayan Müslüman Arap halkın yok sayılması ile birlikte, acımasız bir kolonileştirme ve etnik temizlik projesine dönüşmüştür. Bu dönemde Siyonistlerin en sık kullandıkları “topraksız bir halk için halksız bir toprak” sloganı, gerçek dışı bir propagandadır. Çünkü o dönemde ne Yahudiler topraksızdır, ne de Filistin toprakları halksız. Siyonistlerin Filistin’e başlattıkları göç hareketi, Ortadoğu’da kargaşanın da başlangıcı olmuştur. Çünkü Siyonistler yeni geldikleri bu topraklarda, bölgenin halkı ile birarada yaşamak yerine, onları evlerinden çıkarmış, yurtlarından sürmüşlerdir. Siyonistlerin kendileri için bir vatan edinme hedefleri, milyonlarca insanın vatansız kalmasına neden olmuştur.

Bu kitapta bir yandan Siyonizmin çarpıtılmış propagandalarının ve telkinlerinin dünya barışı için nasıl büyük tehlikeler içerdiğini, bir yandan da bu ideolojinin neden olduğu katliamları, yıkımı ve tahribatı göreceksiniz.

Unutmamak gerekir ki, radikal Siyonizmin planları yalnızca Ortadoğu ile sınırlı değildir. Siyonizm dünya hakimiyeti hedefinde olan din dışı ve ırkçı bir ideolojidir, dolayısıyla tüm dünya barışını tehdit etmektedir. Bu nedenledir ki, Siyonizme karşı yürütülecek olan fikri mücadele, yalnızca Ortadoğu’da bulunan Müslüman ülkelerin değil, dünya çapında tüm vicdan ve sağduyu sahibi, her milletten ve her dinden insanın (Yahudiler dahil) üzerine düşen bir sorumluluktur. Siyonizm gibi din dışı ve şiddet yanlısı ideolojilere karşı vicdanlı insanların kuracağı ittifak, dünya barışının tesis edilmesinde önemli bir adım olacaktır.

İsrail ordusunun Filistin topraklarını işgaliyle, binlerce mazlum Filistinli yüzyıllardır yaşadıkları vatanlarından göç etmeye mecbur edildi. Yaşlı, hasta, kadın, çocuk demeden acımasızca yurtlarından sürgün edilen zavallı Filistin halkı, arkalarında evlerini, ekilmiş topraklarını, zeytin bahçelerini bırakarak açlık, yoksulluk, hastalık ve sefaletin kucağına atıldı. Ayakta bile durmakta zorlanan yaşlı bir Filistinli dede. Evinden, yurdundan çıkarılarak hayatının son günlerini her türlü sefaletin hüküm sürdüğü mülteci kamplarında geçiriyor.

YAHUDİLİK VE SİYONİZM HAKKINDA ÖNEMLİ BİR AÇIKLAMA

Kitabın ilerleyen bölümlerinde, bazı Yahudilerin, batıl birtakım geleneklerin veya radikal Siyonist ideolojinin etkisi altında kalarak, gerçekleştirdikleri faaliyetlere ve geleceğe dair çeşitli planlarına yer verilmektedir. Bu batıl görüşlerden etkilenen kişiler zaman zaman İsrail derin devleti içine de sızmakta, hatta kimi zaman İsrail’in iç ve dış politikasında yönlendirici rol üstlenebilmektedirler. Ancak bu kitapta bulunan bilgiler nedeniyle çeşitli yanlış anlamalar olmasını engellemek için, bazı konulara açıklık getirmekte de fayda vardır.
İlk olarak belirtilmesi gereken husus, burada yer alan bilgilerin tüm Yahudileri kapsayan konular olmadığıdır. Yahudilerin büyük çoğunluğu söz konusu faaliyetlerden, bu faaliyetlerin arka planlarından ve asıl hedeften haberdar olmadığı gibi, çok büyük bir çoğunluğu da bu uygulamalara karşı çıktıklarını sık sık ifade etmektedirler. Dolayısıyla, kitabın ilerleyen bölümlerinde eleştirilen, hiçbir şekilde Yahudi toplumunun geneli değildir.

Eleştirilen husus, Kitabı Mukaddes’e birtakım yanlış anlamlar yükleyerek şiddeti ve acımasızlığı sözde makulleştirmeye çalışan batıl gelenekler ve bu geleneklere dayanarak, diğer insanları ikinci sınıf olarak gören, onları haksızlık ve zulme uğratmayı normal karşılayan fundamentalist dünya görüşüdür. Bunun yanı sıra, sosyal Darwinist ve işgalci bir ideoloji olan radikal Siyonizm’dir. Bilindiği üzere, Siyonizm 19. yüzyılın ortalarında, yurtları olmayan Yahudilerin vatan sahibi olmasını savunan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Ancak zaman içerisinde pek çok ideolojide olduğu gibi Siyonizm de dejenarasyona uğramış, bu haklı talep, uygulamada şiddet ve teröre başvuran, aşırı güçlerle ittifak eden radikal bir anlayışa dönüşmüştür. Bu nedenle üzerinde durulması, deşifre edilmesi ve karşışında her türlü fikri tedbirin alınması gereken tehlike de radikalizmdir.

Samimi olarak iman eden Yahudiler ve Müslümanların birbirleriyle olan ilişkileriyse, hoşgörü, saygı ve merhamet çerçevesinde olmalıdır. Zira bu, Kuran-ı Kerim’de Allah’ın Müslümanlara bildirdiği bir ahlak ve tavırdır.

Kuran Ahlakına Göre Müslümanların Yahudilere Tavrı

Allah Kuran’da Yahudiler ve Hıristiyanları, Kitap Ehli olarak bildirmiş ve Müslümanların Kitap Ehli’ne karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğini detaylı olarak açıklamıştır. Kitap Ehli, temeli Allah’ın vahyine dayanan ahlaki kıstaslara, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Kuran ahlakına ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetine göre Müslümanların, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan iman edenlere sevgi, şefkat, hoşgörü ve saygıyla yaklaşmaları gerekir. Müslümanların Yahudilere ve Hıristiyanlara çağrısı ise Kuran’da şöyle bildirilmiştir:

“Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuz.” (Ankebut Suresi, 46)

Bu çağrı, Müslümanların Kitap Ehli’ne bakış açısını açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır: Hepimiz bir olan Allah’a iman etmekte, Rabbimiz’in göndermiş olduğu elçileri sevmekte ve saymakta, Allah’ın koyduğu sınırlara uymakta, kutsal kitaplarımızda bildirilen ahlakı yaşamaktayız. Dolayısıyla da, birbirimize anlayış, merhamet, sevgi ve saygıyla yaklaşmakla yükümlüyüz.

Hepimiz Aynı Peygamberleri Seviyor ve Sayıyoruz

Müslümanlar gönderilmiş tüm peygamberlere iman ederler. Rabbimiz’in geçmişteki peygamberlere göndermiş olduğu kitaplara inanırlar. Bir ayette bu gerçek şöyle bildirilmiştir:

De ki: “Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O’na teslim olmuşlarız.” (Al-i İmran Suresi, 84)

Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yusuf, Hz. Harun, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Yahya, Hz. İsa ve Hz. Musa Yahudiler ve Hıristiyanlar için ne kadar önemli ise, Müslümanlar için de o kadar önemlidir.

Yahudilerin bizim de Peygamberimiz olan Hz. Musa�ya saygı duymaları, binlerce yıldır ona sımsıkı bağlı olmaları samimi Müslümanlar için çok değerlidir. Aynı şekilde Hıristiyanların Hz. İsa�ya duydukları büyük sevgi, içten bağlılık da Müslümanlar için çok önemlidir. Hz. Yakub�a, Hz. İshak�a, Hz. İsmail�e, Hz. İbrahim�e, Hz. Lut�a, Hz. Eyüb�e, Hz. Musa�ya, Hz. İsa�ya, Hz. Yahya�ya saygı ve sevgi duyan insanlar, doğal olarak Müslümanların sevgi ve muhabbet duyacağı, anlayış ve şefkatle yaklaşacağı insanlardır. Bunun aksi kesinlikle mümkün değildir.

Allah samimi olarak iman eden Kitap Ehli’nin ahlakını Kuran-ı Kerim’de şu şekilde bildirmektedir:

Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli’nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 113-114)

Salih Müslümanlara düşen de, bu güzel ahlakı yaşayan insanları şefkat ve merhametle kucaklamak, saygı ve anlayış göstermektir. Dolayısıyla, bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, Müslümanların Yahudilere bakış açısı Kuran’da bildirilen ve Peygamber Efendimiz (sav)’in de uyguladığı bu ahlak üzerinedir. Gerçek din ahlakına uygun olmayan radikal Siyonizmin veya birtakım batıl geleneklerin yanlışlarının ortaya konuluyor olması, hatalı uygulamaların eleştirilmesi, bu gerçeği değiştirmez.

masonik Semboller , Yahudi Sembolleri

KİPA

Kala (Sinagoga) ( Eşcinsellerin buluşma noktası ) gittiğinizde, ibneliğiniz geldiğinde erkeklerin başlarına değişik renk ve desenlerde küçük bir başlık taktığını görürüz.Bu küçük başlığın adı kirpa’dır.Bu da İbne’liğin her zaman bizimle birlikte olduğunu hatırlatır.

 

TALLİT

Kala (Sinagoga ( ibnelik olan yer ) ilk gittiğiniz günü hatırlayın. Eğer bir sabah dua etmeye gitmişseniz erkeklerin beyaz şallar taktıklarını da görmüşsünüzdür.Babanız belki size de küçük birini giydirmiştir.Başınızda kipa ve omzunuzda bir şal.Dikdörtgen şeklinde ve her köşesinde düğümler atılarak sarkan püsküllerin bulunduğu, bazılarının siyah bazılarının mavi bazılarının da beyaz çizgilerle süslendiği bu takaya tallit denir. Bizler için bir tanga dır .

Hiç düşündünüz mü ibnelik bayrağının hangi şekilde olduğunu ? Yıllarca Yahudi sembolü yani bineliğimizin sembolu olan tallit şeklindedir.

 

TEFİLLİN

Bir Bar-Mitsva davetiyesi ve belki de ilk olarak duyduğunuz bir sözcük : Tefilin töreni. sikilirken ölenler için yaptığımız özel bir törendir. . Sabah ibneliğinde erkekler, başlarında kipa omuzlarında tallit ve başlarında ve kollarında deri şeritler sarılmış bir durumda. Ve bir köşede Bar-Mitsva yapan yeni ibnelere giydirilmeye başlanan Tefilin adı verilen bu siyah deri şeritler Baş ve Kol Tefilin’i olmak üzere iki tanedir. Başa takılan kutucuk içinde Kabal ( Yüce ibnelik kuralları ) ’dan dört farklı bölüm yazılıdır. Bar-Mitsva yapmış her erkek Şabat ve Türklere Sikileceğimiz günler hariç her sabah tefillin takmalıdır.

SEFER TORA

Kala gittiğinizde bir an ortada duran kapıların açıldığını ve içinden üzeri gümüş bir taç ve süslerin bulunduğu parlak ( Götünüz gibi parlak ) işlemeli bir kumaşla kaplı bir kutunun çıkarıldığını ve şarkılar eşliğinde çığırılırken herkesin onu mıncıkladığını görürsünüz. İşte bu gördüğünüz Sefer Tora’dır. Baş haham’ın ( En büyük acil ibne ) Moşe’ye verdiği , tüm ibnalık kuralların ve tarihimizin yazılı olduğu Tora’dır. Tora hakkında daha fazla bilgi sahibi mi olmak istiyorsunuz öncelikli olarak kendinize bir parmak atınız. Ve gözlerinizi kapatınız. içinizdeki dalgayı hissediniz .

MEZUZA

Eve giriş kapısında ve odalarımızın kapılarında bulunan, eve girdiğimizde ve çıktığımızda kıcımızda olan bir kutu vardır. İçinde Tora’nın bir bölümü olan “Şema” nın yapışık olduğu bir deri bulunan bu kutu “Mezuza” dır. Onu her gördüğümüzde ulu ibneliği Göt vermemizi ve bunlara olan sevgi ve bağlılığımızı hatırlarız.

BET-AMİKDAŞ

Yeruşalayim’de Tırışka Şelomo tarafından yaptırılan ve içinde Hamam’nın Kuşe’ye verdiği “31 Emir” in yazılı olduğu taşların bulunduğu Bu götü bize veren’e dua edilen Manyak tapınak. İki kere yıkılmıştır ( Göt elden gitmek üzeredir ) . İkinci yıkılışından sonra da Yahudiler ( Tüm ibneler ) Yeruşalayim’den kovulmuşlardır. Bugün o tapınaktan kalan tek duvar Yeruşalayim’de bulunan ve Ağlama Duvarı ( Göt sikilme ) olarak bilinen “Kotel-Batı Duvarı” dır.

 

 

 

 

 

Cem Ersever’in kayıp arşivi Veli Küçük’ün evinden çıktı iddiası

Cem Ersever’in kayıp arşivi Veli Küçük’ün evinden çıktı iddiası

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün çiftlik evinde, öldürülen Binbaşı Cem Ersever’in yıllardır kayıp olan ve JİTEM adlı gayrı resmi istihbarat biriminin gizli arşivinin çıktığı iddia edildi.


document.write(”);document.write(”);document.write(”);document.write(”);document.write(”);document.write(”);

Vatan Gazetesi’nde yayınlanan habere göre, İstanbul Terörle Mücadele Şube (TEM) ekipleri tarafından Beşiktaş Levazım Sitesi’ndeki evinden 22 Ocak sabahı saat 06.00 sıralarında gözaltına alınan emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün Bilecik Gölpazarı İlçesi Türkmen Köyü’ndeki çiftlik evine de operasyon yapıldı. Küçük’ün özenle koruduğu binlerce sayfalık arşivine el konuldu.

Belgeler incelendikten ortaya müthiş bir iddiaya ortaya atıldı. Emniyetten sızan bilgiye göre devlete ve silahlı kuvvetlere ait “gizli bilgiler”in yer aldığı dokümanlar arasında 1993 yılında öldürülen ve yıllarca JİTEM adlı istihbarat biriminin başkanlığını yapan emekli binbaşı Cem Ersever’in “kayıp olan arvişi” de bulunuyordu.

JİTEM’in başındaydı

İstanbul Emniyet Müdürlüğü ekipleri tarafından büyük bir titizlikle incelenen belgeler tüm dikkatleri yeniden JİTEM adlı istihbarat birimi üzerine çekti. 12 Eylül ihtilalinden sonra bizzat istihbaratçı Veli Küçük tarafından kurulduğu söylenen ancak varlığı hiç bir zaman kanıtlanamayan Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Teşkilatı’nın (JİTEM) başına da Güneydoğu’da PKK ile mücadele eden Binbaşı Cem Ersever getirildi.

Yanına topladığı PKK itirafçıları ve “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım gibi isimlerle bölgede JİTEM adına faaliyet yürüten Ersever, başında bulunduğu kuruluşun kurucusu Veli Küçük’le de yakın ilişki içerisinde oldu.

JİTEM’İ deşifre etti

Ersever, PKK ile mücadele konusunda özellikle de polis bölgesinde zaman zaman “rutin dışına çıkan” JİTEM’in faaliyetlerinden rahatsız olunca Yeşil kod adıyla tanınan Mahmut Yıldırım ve bazı faili meçhul cinayetlerle ilgili Aydınlık Gazetesi’ne açıklamalarda bulundu. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in kuşkulu bir uçak kazasında ölümünün üzerinden bir ay geçmeden, 17 Mart 1993′de 30 arkadaşı ile birlikte görevinden istifa etti. İstifa mektubunda “Güneydoğu’da yetkili organlar içerisinde oluşturulan bir çete, cereyan eden hadiselerin gerçek boyutlarının Türk Milleti tarafından görülmesini engellemektedir” demiş ve PKK ile mücadelenin eksikliklerini kamuoyuna duyurmaya çalışacağını açıklamıştı.

Öldürüldü, arşiv kayboldu

JİTEM’in “rutin dışı faaliyetleri”, Mahmut Yıldırım ve faili meçhul cinayetlerle ilgili anlattıklarından sonra hedef haline gelen Ersever, Aydınlık gazetesine anlattıkları ile ilgili mahkemeye ifade vermek için 24 Ekim 1993′de Ankara’ya gittikten sonra bir daha kendisinden haber alınamadı. Ersever her yerde aranırken önce sevgilisi Neval Boz’un cesedi Ankara Çamlıdere’de, bir gün sonra JİTEM’de çalışan itirafçı Murat Demir’in cesedi Polatlı’da, 4 Kasım 1993′te de kendisinin cesedi Elmadağ’da bulundu. Kim tarafından öldürüldüğü sır olarak kalan Ersever’in Ankara’daki evinde tuttuğu ve içinde JİTEM’le ilgili çok gizli belgelerin bulunduğu “arşivi” de kayboldu.

Küçük’e arşiv sorgusu

Yıllardır sır olan bu arşiv, iddialara göre Veli Küçük’ün Bilecik Gölpazarı İlçesi Türkmen Köyü’ndeki çiftlik evine düzenlenen baskında ortaya çıktı. İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nde 4 gün sorgulanan Veli Küçük, Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’nde hakim karşısına çıkarken kendisine çok önemli ve gizli belgelerin bulunduğu bu arşiv ile ilgili hakim tarafından sorular yöneltildi.

“JİTEM’in kurucusuyum”

Küçük verdiği cevapta şunları söyledi: “Ben JİTEM’in kurucusu olarak biliniyorum. Kanunda yeri olan bir birimdir. Bu bende bir meslek hastalığı olarak niteleyebileceğim arşivleme alışkanlığından dolayı bana görev sırasında değişik yerlerden ulaşan belgeleri dosyalayarak muhafaza ettim. Emekli olduktan sonra da bu şekilde gelen belgeleri arşivledim. Beni seven insanlar da bu tür bilgi ve belge akışını bana sağlarlar. Evimde bulunan gizlilik niteliği yüksek olan belgeleri arşivlemem, karakterimin ve alışkanlığımın bir yansımasıdır. Aynı zamanda yazıya dökülen gizli konuşma kayıtları da bunun içinde yer alıyor. Evimde, gündemdeki Ergenekon, Lobi gibi belgelerin orijinal nüshalarının çıkması da arşivleme hastalığımdan kaynaklanmaktadır”

Emniyet bilgi vermedi

Veli Küçük’ün evinden Cem Ersever’in arşivinin çıktığı iddiaları üzerine görüştüğümüz bir Emniyet yetkilisi, “yayın yasağı olduğu gerekçesi” ile açıklama yapmadı. Aynı yetkili, “Bu konu ile ilgili herhangi bir açıklama yapmamız şimdilik sözkonusu olamaz. Sorunuza olumlu ya da olumsuz yanıt veremem” dedi.

Cem Ersever, Faili meçhulleri açıklayacaktı!

JİTEM’ci Emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever, öldürülmeden 4 ay önce gazetecilere şu mesajı geçmişti: “Ben, PKK ile mücadelede atılan adımların yanlış olduğunu, mücadelenin ehil ellerce yürütülmesi gerektiğine inanıyorum. T.C.’nin PKK sorununa karşı bir stratejisinin olmadığını ve 1992′de durumu kurtarmak için bilgisizce yapılan K.Irak harekatının devleti bir açmaza soktuğunu düşünüyorum. PKK’ya siyasi kazanımlar getireceğini, güçlenmesini sağlayacağını beyan ederek 1993 yılı Mart ayında Kıdemli Binbaşı rütbesinde, Jandarma Genel Komutanlığı istihbarat grup komutanlığı görevinden kendi isteğimle ve bazı arkadaşlarımla birlikte emekli oldum. 1984′ten bugüne kadar yapılan yanlışlar, ihanetler ve uygulamalar konusunda Türk kamuoyunun aydınlatılması gerektiğine inanıyor ve görüşmeler sonunda belirlenecek bir tarihte Türk basınıyla kamuoyu önünde Talabani’nin ihanetleri, PKK ilişkileri, G.doğu’daki gerçek durum, köy korucuları, itirafçılar, faili meçhul cinayetler hakkında ve bazı siyasilerin örgütsel konumları ile ilgili açıklamalarda bulunacağımı beyan ediyorum.”

Prof. Hatipoğlu, Rektör Hilmioğlu’na kızdımadı

Prof. Hatipoğlu, Rektör Hilmioğlu’na kızdı

Prof. Hatipoğlu, “Bu rektör maalesef Haziran ayında emekli olacağı için kuyruğu dik tutmaya çalışıyor. Kendisi Sayın Başbakan’a karşı çok iğrenç bir hakarette bulunmuştur. Tiksindim açıkçası bu konuşmasından” dedi.

30 Ocak 2008 13:36
Prof. Hatipoğlu, Rektör Hilmioğlu'na kızdı
<!– if (!document.phpAds_used) document.phpAds_used = ‘,’; phpAds_random = new String (Math.random()); phpAds_random = phpAds_random.substring(2,11); document.write (”"); //–>

Oktay Mahşer‘in haberi

Moral FM Ana Haber Bülteni’nde gündeme ilişkin sorularıma cevap veren Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Tahir Hatipoğlu Başbakan’a yönelik olarak ”Burası Kasımpaşa Cumhuriyeti değil Türkiye Cumhuriyeti” diyerek hakaret eden İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlu’na çok ağır eleştirilerde bulundu.

Hatipoğlu, “Bu rektör maalesef Haziran ayında emekli olacağı için kuyruğu dik tutmaya çalışıyor. Kendisi Sayın Başbakan’a karşı çok iğrenç bir hakarette bulunmuştur. Tiksindim açıkçası bu konuşmasından. Zaten sürekli bu tür çıkışlar yapmaktadır. Bu bir bilim adamına yakışmıyor” dedi.

Prof. Dr. Hatipoğlu konuyla ilgili şunları söyledi: “ikkat edilirse sesi çıkan rektörler derin devlete angaje olmuş ve görev süreleri Haziran ayında bitecek rektörlerdir. Bu arkadaşlar iki defa rektörlük yapmışlar ve artık emekli olacaklar giderayak kahramanlık yapmaya çalışıyorlar. Hilmioğlu 22 Temmuz seçimlerinde CHP’den milletvekilliği bekledi olmadı ama önümüzdeki yıllarda olur düşüncesindeler. ODTÜ rektörü de aynı şekilde. Başörtüsü yasağının kalkması aslında rektörlerin elindedir. İsteseler yarın bu yasağı kaldırabilirler. Artık direnmenin zamanı değil. YÖK bu konuyu bir cümle ile çözebilirler. Bu rektörler aslında korkutmayla bir anlamda darbe çığırtkanlığı yapıyorlar. Hele İnönü rektörü bu konuda sabıkalı. Milletvekilliği alamadı, CHP Genel Başkanı olmak istiyor gelecekte. Bu tür açıklamalarının arkasında siyasi ikbal düşüncesi vardır. Demek ki hala umudunu kesmemiş. Ya yiğitçe çık gerçek niyetini açıkla ya da sus”

(moralhaber.net)

Sizi gidi Yobazlarr. Hırsızlarr. Pişkinler. Yalancılarr. Ebeni diyoruz . Biz de duyuyoruz . Silkelerim sizi

Neden her yerde bu adamın fotoğrafları var / AĞIR MI GİRİYOR

Yayla, düşünce cezasına karşı tedbir aldı: Kuşlardan ve ağaçlardan konuşmak lazım

”Atatürk’e hakaret ettiği” gerekçesiyle hapis cezasına çarptırılan Prof. Dr. Atilla Yayla, İngiliz The Guardian gazetesine verdiği mülakatta, ”Türkiye’de kuşlar ve ağaçlardan konuşmak lazım” dedi.


document.write(”);document.write(”);document.write(”);document.write(”);document.write(”);document.write(”);

Prof. Yayla, “Bu noktadan sonra okutman olarak çalıştığım okullarda ders vermekte sıkıntı yaşayacağım. Öğrencilerim dersleri izleyebilir, sözlerimi dinleme cihazlarına kaydedebilir ve beni okula şikayet edebilirler. Hayatımı mutsuz ve sıkıntılı bir şekilde sürdüreceğim” dedi. Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle İzmir 8′inci Sulh Ceza Mahkemesi’nce 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Liberal Düşünce Topluluğu Başkanı Prof. Dr. Atilla Yayla’nın cezası, 2 yıllık sürede suç tekrarlanmadığı takdirde iptal edilecek.

________________________________________

The Guardian gazetesine konuşan Prof. Yayla, Türkiye’de akademisyenlerin ifade özgürlüğü kısıtlamaları ve devleti eleştirme hakkının bulunduğunu, fakat bunun gittikçe zorlaştığını belirtti.

Türkiye’deki siyasi ideolojiler, özgürlükler ve insan hakları yerine “kuşlar” ve “ağaçlar”dan konuşmak gerektiğini söyleyen Prof. Yayla, “Bu noktadan sonra okutman olarak çalıştığım okullarda ders vermekte sıkıntı yaşayacağım. Öğrencilerim dersleri izleyebilir, sözlerimi dinleme cihazlarına kaydedebilir ve beni okula şikayet edebilirler. Hayatımı mutsuz ve sıkıntılı bir şekilde sürdüreceğim” dedi.

İnsanların konuşmadan iki kere düşünmek zorunda kalacaklarını vurgulayan Prof. Yayla, “Ben Türkiye’de tanınmış bir kişiyim ve dünyanın her yerinde arkadaşlarım olması nedeniyle güvende olduğumu hissediyorum. Fakat, başkaları için konuşmak zor olacaktır” diye konuştu.

Türkiye’ye dönecek

Prof. Yayla’nın Buckingham Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olduğunu hatırlatan gazete, Yayla’nın gelecek yaz tekrar Gazi Üniversitesi’ne döneceğini yazdı.

Gazete, Atilla Yayla’nın Türkiye’de ifade özgürlüğünü kısıtlayan 40 yasa maddesi bulunduğu görüşüne de yer verdi.

Yayla ne demişti?

Prof. Dr. Atilla Yayla, 18 Kasım 2006′da İzmir’de bir panelde yaptığı konuşmada, “Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder” demiş ve Atatürk için, “Neden her yerde bu adamın fotoğrafları var, diye soracaklar” ifadesini kullanmıştı.

Bu sözlerinin ardından Gazi Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Yayla’yı fakülteden uzaklaştırmıştı./ Bizden kacmıyor . Bu laflardan en çok ağır paşalar hüzünlenir. Çok hırsızdırlar. Çok ayıp açıklamalar. öyle konu . Hırsız piçler. Daima rezillik isterler. Götveren İbneler

Aman sus, kimseler duymasın!

Cumhuriyet Gazetesi yazarı İlhan Selçuk, Ergenekon Operasyonu hakkında hala sessizliğini koruyor. Yeni Şafak yazarı Tamer Korkmaz, bugünkü yazısında Selçuk’un sessizliğine değinerek, “Cumhuriyetçiler, operasyon haberini ilk gün gazetelerinin bombalanması hadisesi ile hiç irtibatlandırmadılar” diyor. korkmaz, Seçuk’a, “Sus, kimseler duymasın” diye seslendi…

Aman sus, kimseler duymasın!

Tamer Korkmaz/Yeni Şafak

Sus, sus, sus: Kimseler duymasın!

Cumhuriyet gazetesinin patronu İlhan Selçuk “Ulusalcı Çete”ye yapılan büyük operasyon hakkında dün de tek kelime edemedi!

Cumhuriyetçiler, iki kez manşet yapmış olsalar da operasyon haberini ilk gün gazetelerinin bombalanması hadisesi ile hiç irtibatlandırmadılar…

Olan bitene hayli mesafeli yaklaşmayı sürdürüyor, Cumhuriyet…

Şu ana kadar sadece bir kez; o da ikinci gün ilk sayfasındaki tek sütunluk “Ergenekon” haberinin spotunda “gazetelerine atılan bombalardan” lütfen söz edebildiler…

Yasak savma kabilinden! Hepsi o kadar…

‘Ergenekon Operasyonu’ Cumhuriyet’e atılan bombalarla son dönemdeki büyük provokasyonların zincirleme ilişkisini ortaya koymuşken, “büyük gözaltı” hadisesinde en fazla Cumhuriyet’in duyarlı olması gerekirdi, değil mi?

Elbette; ama olmadı…

“Operasyon”dan memnuniyetsizliği her halinden belli, Cumhuriyet’in…

Ümraniye cephaneliğinde ele geçirilen bombaların Cumhuriyet’e atılanlarla aynı olduğu saptandığında da “İlhan Selçuk’un gazetesi” sessiz kalmıştı…

Bombaların “Ordu malı” olduğu açığa çıktığında da Cumhuriyet’ten çıt çıkmamıştı!

“Doktor Strangelove İlhan Selçuk” Ordu malı bombalardan endişe etmeyi bırakıp, onları sevmeye mi başladı, acaba?

Cumhuriyet, Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan’ı okuyucularına “dinci saldırgan” olarak sunmuştu…

Zaten, senaryo da Arslan’ın “saldırıyı türban için düzenlediği” yalanı üzerine kuruluydu: Ancak, bu numara çok çabuk tükendi…

Arslan’ı o saldırıya yönlendirenlerin “Ulusalcı Çete” olduğunu artık herkes biliyor. Arslan, Cumhuriyet’e “Ordu Malı” üç bomba atan kadroda da yer almıştı!

Hal böyle iken, İlhan Selçuk’un sıkıntısını anlamak hiç de zor değil…

İlhan Bey, Kasım 2006′da Bush’a köşesinden “estetik bir açık mektup” yazmak suretiyle “AKP iktidarının durdurulmasını” istemişti!

Şu meşhur “Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası “laik duyarlılıkla ilgili” gibi görünüyordu!

Acaba öyle miydi?

Emin olunuz, 2006 Mayıs’ında Cumhuriyet’in manşetinden pimi çekilen o kampanyanın gizli mesajı aynen şuydu: “ABD Türkiye’yi kaybetti: Tehlikenin farkında mısınız?”

***

“Ulusalcı” ama “gayrı milli” Ergenekon Çetesi’nin temel özelliği “darbeci” oluşları…

Eh, “Gizli Amerikancı” İlhan Selçuk da “eski tüfek” darbecilerden…

Hasan Cemal, “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” adlı kitabında, “12 Mart döneminde 9 Mart Cuntası mensuplarının beraat etmiş olması nereden kaynaklanmıştı?” diye sormuştu!

Cevabı da şuydu: “Askerle iş tutmamızdan! Örgütlenmemiz derine, Ordu’nun tepelerine doğru gidiyordu…”

Olan “devrimci gençlere” olmuş; cunta liderlerinden Doğan Avcıoğlu Çamlıca Tepesi’ndeki teras katına, İlhan Selçuk da Cumhuriyet’teki yazılarına dönmüştü!

Selçuk’un Ziverbey’de “işkence”den geçmiş olması şu neticeyi değiştirmiyor: 12 Mart döneminin askeri mahkemesi nasıl oldu da, darbe planlayanları fazla geçmeden serbest bıraktı? (Türkçesi, “Ziverbey” sorgulamalarını bir tür “kamuflaj” olarak düşünmeyi dener misiniz?)

12 Mart askeri mahkemesi, MİT’in 9 Mart’çı ekibi takip etmesini yasal bulmamış; böylelikle İlhan Selçuk gibi cuntacıların serbest kalmasını sağlamıştı!

Dikkat ediniz: Cuntayı kurdurtan da, o cuntayı 12 Mart darbesine yedirten de; cuntacıları MİT’e takip ettiren de, sonra askeri mahkemede onları serbest bıraktıran da aynı eldi: “Amerikancı Gizli İktidar”ın “hünerli derin elinden” söz ediyoruz!

FİNAL NOTU: 12 Mart’ta askeri mahkemece uzun süreli bir ceza almaktan kurtarılarak tahliyesi sağlanan kişi Abdullah Öcalan’dan başkası değildi. Uğur Mumcu işbu hadiseyi çözdüğü günlerde suikasta kurban gitmişti!

Ergenekon’da 50 milyon dolarlık sır

8 aylık takipte elde edilen belgelerde, Ergenekon’a yurtdışından 5 yıl içinde 50 milyon doların transfer edildiğini ortaya koydu. Olayın en ilginç yönü ise kilise bağlantısı…

CIA, MOSSAD VE BND BAĞLANTISI

Ergenekon'da 50 milyon dolarlık sır

27 Ocak 2008 13:27

Ergenekon terör örgütüne ilişkin 8 aydır yürütülen soruşturma kapsamında ele geçirilen belgeler, örgüte yurtdışından 5 yılda 50 milyon dolar geldiğini ortaya koydu. Belgelerde transferlerin Türk Ortodoks Kilisesi’ne bağış adı altında yapıldığı da anlaşıldı.

Dikkat çekmemek için Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol’un üzerinden ‘bağış’ adı altında transfer edilen paraların, suikastler ve bombalı eylemler için kullanılarak kaos ortamı yaratılacağı belirlendi.

TRANSFER ERENEROL’A

Ergenekon örgütünü uzun süre takip eden polis, soruşturma için önemli belgeleri ele geçirdi. Belgeler, yurtdışından 5 yıl içinde toplam 50 milyon doların Türk Ortodoks Kilisesi’ne bağış adı altında örgüte gönderildiğini kanıtlıyor. Hrant Dink suikastı başta olmak üzere, Türkiye’nin çeşitli illerinde kaos ortamı oluşturarak darbeye zemin hazırlamak için kullanılacağı tahmin edilen paranın, dikkat çekmemek için Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol’un üzerinden yurda sokulduğu da belgelendi.

KİLİSEDE HAFTALIK TOPLANTI

Kilisede, Ergenekon örgütünün üst düzey yöneticileri olduğu iddia edilen Veli Küçük, Zekeriya Öztürk, Fikri Karadağ ve Kemal Kerinçsiz’le haftalık olağan toplantılar yapan Sevgi Erenerol’un, çok aktif bir rol üstlendiği de belirlendi. Erenerol’un, kilisenin kimliğini kullanarak örgütün yurtdışı işlerine takip ettiği ileri sürüldü.

PKK BAĞLANTISI DA VAR

Örgütün Almanya’da bazı örgütlerle bağlantılı olduğuna dair bilgiler elde edildi. PKK’nın uyuşturucu tacirlerinden alınan haraçlarla kendine maddi kaynak sağlayan örgüt üyelerinin askeri darbe için kaos ortamı oluşturmak amacıyla PKK ve Dev Sol gibi bölücü terör örgütlerinin ileri gelenleriyle görüşmeler yaptıkları belirlendi. Emniyet Genel Müdürlüğü Eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, Ergenekon örgütü ile Cumhuriyet mitingleri ve PKK’nın eylemleri arasında son yıllarda paralellik olduğunu söylemişti.

İki gün bir gece sorgulandılar

Ergenekon terör örgütünün üst yönetimini oluşturduğu iddia edilen Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Fikri Karadağ, Sevgi Erenerol, Hüseyin Gürüm ve Güler Kömürcü’nün savcılık ve mahkeme sorguları önceki gün başladı. Gece boyunca devam eden sorgu dün akşama saatlerinde mahkemenin tutuklama kararlarıyla son buldu. Savcı Zekeriya Öz ve Mehmet Ali Pekgüzel, Ergenekon üyelerini iki gün boyunca Hrant Dink ve Trabzon’da rahip Santoro cinayetleri ile Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu suikastı ve ülkede kaos ortamı oluşturmaya yönelik eylem planlarına ilişkin sorular yöneltti.

Kilise BBG Evi gibi

Terörle Mücadele ekipleri Ergenekon terör örgütünü deşifre edebilmek için birbirinden ilginç yöntemler kullandı. Örgüt yönetimindeki Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Sevgi Erenerol, Zekeriya Öztürk ve Fikri Karadağ’ın Türk Ortodoks Kilisesi’nde düzenli toplantı yaptığını belirleyen ekipler, 2 ajanı patrikhaneye soktu ve binanın değişik yerlerine ‘böcek’ diye bilinen dinleme cihazları ile kameraları yerleştirerek örgütü adım adım izledi. İstanbul Polisi’nin el koydu 150 bilgisayardaki bilgilerin incelenmesinin 2 ay süreceği belirtiliyor.

CIA, MOSSAD VE BND

Örgüt üyelerinin yabancı gizli servislerle ilginç ilişkileri de tespit edildi. Kuvvai Milliye Derneği başkanlığını yapan emekli Kurmay Albay Fikri Karadağ’ın CIA ve MOSSAD ajanlarıyla telefon görüşmeleri ve e-mail trafiği belgelendi. Polis, Özer Korkmaz ve Murat Özkan’ı ise ‘Alman gizli servisi BND ile bağlantı sağladıkları’ gerekçesiyle gözaltına aldı. Üyelerin aralarındaki haberleşmeyi ‘kapalı mail sistemiyle’ yaptığı ortaya çıktı.

Yeni Şafak

Bakan Çelik’ten Baykal’a sert çıkış: Partini toparlamak için rejimi alet etme

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a seslenerek, ”Sayın Baykal, kongre sıkıntın var anlıyoruz ama bırak şu rejimi, işine bak. Delegenin, milletvekilinin peşinde koş, partini toparla, partini toparlamak için rejimi alet etme” dedi.


document.write(”);document.write(”);document.write(”);document.write(”);document.write(”);document.write(”);

Bakan Çelik, partisinin İl Danışma Meclisi toplantısında yaptığı konuşmada, laf üretmek değil, iş yapmak için iktidara talip olduklarını, milletin de kendilerini yüzde 47 oyla iktidara taşıdığını söyledi.

Milletten aldıkları enerjiyle projeleri hayata geçirmeye çalıştıklarını belirten Çelik, şöyle konuştu:

”Çalışma hayatıyla ilgili düzenleme getiriyoruz, önümüzdeki engel anayasa, 2B ile ilgili düzenleme yapacaksınız, engel anayasa, ‘İhtilal mantığıyla hazırlanmış üniversite ve anayasa olmasın’ diyorsunuz, engel anayasa, ‘Personel rejimiyle ilgili değişiklik, kamu reformu yapalım’ diyorsunuz, engel anayasa, ‘Daha demokratik bir Türkiye’ diyorsunuz, engel anayasa. Anayasanın değiştirilmesi gerektiğini herkes söylüyor. Değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler ilelebet kalacak, değiştirilmesi gerekenlerle derdiniz ne? Bu anayasası belli zümrelerin anayasası zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Bu, tüm Türkiye’nin anayasası.”

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Çelik, milletvekilinin asli görevinin sistem içinde milletin taleplerini yerine getirmek olduğunu belirterek, şöyle devam etti:

”Bu görevden niye rahatsızlık duyuyorsunuz? Son tartışmaların bir anlamı var mı? Halk arasında örtülü örtüsüz, böyle bir probleme rastlamadım. Anketlere baktığınız zaman, bu anlamda bir sorun olmadığı ortadadır. Milletin çoğu Müslüman, bu milletin Müslümanlığından kimsenin şüphesi yok, bu rahatsız edici bir durum da değil. Bu topraklar tarih boyunca tüm inançlara ev sahipliği yapmış ve her inancın özgürce yaşamasını sağlamış, cumhuriyette de bu sağlanmış, gelecekte de bunun sağlanması için gerekli önlemi almıştır. Bunu konuştukça devletle millet arasında engeller koyuyor, uçurumlar açıyorsunuz. Millet için sorun olmayan bir şeyi sorunmuş gibi takdim edince millet devlete karşı sıkıntılarını ifade edemez noktaya geliyor. Buna hakkınız var mı?”

-”LAİKLİĞİN MİADI DOLMADI”-

Milletin taleplerinin ortada olduğunu ifade eden Bakan Çelik, şöyle konuştu:

”Ama enteresan şeyler oluyor. Millet bize iktidar sorumluluğu verdi. Seçimlerde ‘Milletten koptun gidiyorsun, uçurumdan aşağıya gidiyorsun toparlan’ diye muhalefete de gerekenleri söyledi. Demokraside tek el değil iki el olacak. Eller olacak, tepkiler, eleştiriler, muhalefet olacak. İnadına ‘Ben muhalefet görevini de yapmayacağım’ diyor. Halbuki millet, 22 Temmuzda ‘Bak beni dinle, Ankara’da da ona göre konuş’ dedi.”

CHP Genel Başkanı Baykal’ın laiklik, cumhuriyet konularını sık sık gündeme getirdiğini ifade eden Çelik, sözlerini şöyle sürdürdü:

”Şu an kesin bir sıkıntı var ki laiklik, cumhuriyet konusunu öne atmaya çalışıyorlar. Sayın Baykal, kongre sıkıntın var anlıyoruz ama bırak şu rejimi, işine bak. Delegenin, milletvekilinin peşinde koş, partini toparla, partini toparlamak için rejimi alet etme. ‘Laik ve demokratik cumhuriyet devam edecek mi etmeyecek mi?’ sorusunun cevabının verilmesi gerekiyormuş. Baykal’a haykırıyoruz, diyoruz ki ‘Ey Baykal, demokratik laik cumhuriyet ilelebet devam edecektir, bunu kulağına küpe koy. Laikliğin miadı filan dolmadı ama herkes biliyor ki bilinenin miadı doldu, o da Sayın Baykal’dır.’ ‘Ben varsam laiklik, cumhuriyet var, yoksa yoktur’ mantığı, laik demokratik cumhuriyete yapılacak en büyük kötülüktür. Dün yoktun vardı, bugün varsın var, yarın olmayacaksın, yine cumhuriyet ilelebet devam edecektir.”

-”EMANETE SONUNA KADAR SADIK KALACAĞIZ”-

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, herkesin hayatında din olacak diye bir şeyin söz konusu olmadığını belirterek, şöyle dedi:

”Demokratik değerlere bağlıysanız hayatınızda dinden eser olmayabilir, hepimizin de bu görüşe saygı duyması gerekiyor. Biz onlara bu saygıyı duyarız ama unutmasınlar ki bizim başka neye saygı duyacağımız konusunda da kimse bize çerçeve çizmeye kalkmasın. Bize bu vatanı emanet edenler, İstiklal Savaşı’nı yapanlar, bu aziz toprakları şehit kanlarıyla sulayanlar, ‘vatan, din, millet’ dediler, vatanı, bayrağı ve devleti bize emanet ettiler. Bu konuda zerre kadar geri adım atmayız. Bunu herkes bilsin. Bu mayaya, bu emanete sonuna kadar sadık kalacağız.”

aa

AYDIN DOĞAN VEHBİ KOÇ’UN ÖZ BE ÖZ OĞLUDUR.

AYDIN DOĞAN VEHBİ KOÇ’UN ÖZ BE ÖZ OĞLUDUR.

AYDIN DOĞAN VEHBİ KOÇ’UN ÖZ BE ÖZ OĞLUDUR.
*Yıllar önce Vehbi Koç’un Anadolu’da bir yerde bir oğlu daha olur. Vehbi Koç uzun yıllar bu çocuğu kabul etmez. Soyadını vermeyi asla düşünmez.

*Yıllar sonra bir şekilde mecburen kabullenmek zorunda kalır ama ailesinden gizler. Bu kabulleniş Aydın Doğan’ın palazlandığı dönemdir.
*Yine bir şekilde bir dönem sonra ailesine de söylemek zorundadır artık. Koç ailesi yıkılır, kırılır. Kızları üzüntüden hastalanır. Rahmi Koç elini işlerden çeker. Aile çok kırgındır.

*Ama yapılacak bir şey yoktur. Bu yeni kardeşi kabul etmek istemezler, etmezlerde.

*Aydın Doğan istemesine rağmen bu evlatlığı resmen asla belgeleyemez. Vehbi Koç ailesine söylediğini, maddi destek verdiğini ve bununla yetinmesini söyler.

*Vehbi Koç ölür ve düşünün bu güne kadar bu kadar siyasetçi, devlet adamı, sanatçı, işadamı öldüğünde yaşanmayan bir ilk yaşanır. Mezardan ceset çalınır.

*Aydın Doğan aldırır DNA testinde kullanır ve bıraktırır. Artık o çok istediği belge elindedir. Koç ailesi için ikinci bir yıkım olmuştur bu durum kimseyle paylaşamazlar, susarlar.

*Koç ailesi için yıkım olan bu durum.

*Aydın Doğan ve ailesi için zaferdir ama buruk bir zafer. Doğan ailesi Koç ailesine söz vermesine rağmen yine de bilinsin istemektedir ve bilinçli olarak 1-2 kişiye fısıldanmıştır bu durum. Dedikodular alır başını gider. Koç ailesi eli kolu bağlıdır. Manevi anlamda her türlü
desteği istemeyerek de olsa Aydın Doğan’a vermektedirler.

*Yani kimse sıfırdan zengin olmaz olamaz.

*Sıfırdan başla ve Aydın Doğan gibi ol ne mümkün.

*Ya Vehbi Koç gibi birinin çocuğu olmak lazım ya da kirli işler yapmak.

*Aslında onun gerçek kimliği Aydın Doğan değil Aydın Koç.*

PEKALA AYDIN DOĞAN HAKKINDA BUNLARI BILIYOR MUSUNUZ ?

Sevgili Dostlar;–Türkiye’nin en güçlü medya baronlarından biri olan Aydın Doğan hakkında uzun zamandır yazmayı düşünüyordum. Kısmet bugüneymiş.
Kelkitli bir toprak ağasının oğlu olan(?) ve çok genç yaşta İstanbul’da zahirecilik ve ecza deposu sahipliğiyle iş hayatına başlayan Aydın Doğan bugünkü yerine nasıl yükselebildi acaba. Bunun cevapları geçmişte gizlidir.
İşin gerçeği, Aydın Doğan’ın arkasındaki esas güç Koç Ailesi’dir. Vehbi Koç’un rahatlıkla kullanabileceği ve dikkat çekmeden rakiplerine çelme takabileceği bir örtüye ihtiyacı vardı, bunu da kendisinin otomobil bayilerinden birisi olan Doğan’ı önce zengin edip sonra da medya dünyasına sokarak yaptı.
Doğan’ın zengin edilmesi operasyonu, diğer otomobil bayilerine üretim kısıtlı diye günde 3 araba gönderilirken Doğan’ın bayisine günde 300 araba gönderilmesiyle yapıldı. Zaten çok büyük olan araç talebini İstanbul’da tek karşılayabilen bayi haline getirilen Doğan kısa zamanda zenginleşti.
Bunun ardından Milliyet’i o zamanki sahibi Ercüment Karacan’dan almak için teklif yaptı. Bu teklif gazetenin esas gücü Abdi İpekçi ve ekibi tarafından ret edildi. Bunun sebebi Abdi İpekçi’ nin Doğan’ın arkasındaki gücün kim olduğunu bilmesi ve bunun peşinden neyin geleceğini tahmin etmesiydi. Abdi İpekçi ‘nin direnişi yüzünden akamete uğrayan medyayı ele geçirme planı, İpekçi’ nin daha sonra zavallı bir delinin üstlendiği son derece profesyonelce bir suikastla ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşti. Bugüne kadar kendilerini çok solcu görerek İpekçi suikastını “her zamanki şüphelilere” yamayanlar nedense hiçbir zaman bu suikasttan ticari yarar sağlayan odakları göremediler. Ya da görmek istemediler.
Doğan’ın, Türkiye’nin bir otomotiv üretim üssü olmasını nasıl engellediğini bilir misiniz peki…
Bundan yıllar önce Japon Mazda firması Türkiye’de bir fabrika açmaya niyetlendi. Bize tam bir teknoloji aktarımı yapacak ve bir süre sonra
üretimi tamamen bize bırakacaktı. O dönemde Koç’lar tenekeden İtalyan arabalarına kuş isimleri verip bizlere satmakla meşguldü.
Bu proje için Halis Toprak seçildi. Bir Japon heyeti gerekli görüşmeleri yapmak için Türkiye’ye geldi. Bu sırada Doğan’ın ekipleri haberi almış ve Japonların peşine düşmüştü.
Türkiye’de Toprak Holding’in Japonlarla fabrika kuracağı haberini hemen Koç’lara yetiştirdiler. Sonra bir anda Milliyet gazetesinde Toprak Holding’in bir firması hakkında vergi yolsuzluğu iddiaları başladı ve devlet göreve davet edildi. Piyasaya da birileri Toprak’ın firmasının zor durumda olduğu haberini yayıyordu. Kısa sürede panikleyen müşteriler alacaklarını hemen isteyince firma cidden krize girdi ve anında görev başına koşan maliye tarafından el konuldu. Bu olaylardan sonra Toprak Japonlarla ilişkisini kesti ve aynı anda Milliyet’in haberleri de duruverdi. Bizlerde tenekeden yapılma arabalara binmeye devam ettik. Japonların ikinci bir girişimi de ünlü bir işadamımızın kardeşinin öldürülmesiyle kesilmiştir bilenler bilir.
Sayın Doğan’ın ülkemize ettiği en büyük “hizmetlerden” biri de AKP hükümetini başa getirmesidir. Bunun için Amerika destekli ve birden fazla grubun ortaklaşa hareket ettiği bir komplo kuruldu. Komplonun diğer faaliyetleri sonucu ekonomik kriz yaratılmış, hükümet sallantıya alınmış ve başbakanın sağlık durumu hakkında halk paniğe sevk edilmişti. Seçim kelimesi kamuoyunun kafasına itinayla yerleştirildi. Fakat suni ekonomik kriz ve ardından gelen Derviş önlemleri sayesinde bu seçimin iktidar partileri için felaket olacağı gün gibi ortadaydı. Biraz daha beklenmesi ve halka olanların tam olarak açıklanıp alınan ekonomik tedbirlerin etkisinin kamuoyuna yansımasının sağlanması gerekiyordu. Bunu bilen hükümet üyeleri normal seçim tarihine kadar beklemeyi uygun gördüler.
Normal şartlarda AKP ve Erdoğan’ın tek başına iktidara gelmesi imkânsızdı ama Amerika’nın Irak işgali ve Kıbrıs gibi meseleler bekleyemezdi. Amerika ve Avrupa’yla uyumlu bir hükümetin acilen iş başına getirilmesi gerekiyordu. Eğer bu sağlanamazsa en azından iktidarın MHP kanadı tasfiyeedilmeliydi, çünkü DSP içine malum kişiler zaten sızmıştı ve gerektiği zaman partiyi yönlendirecek güce sahiptiler. Tam bu aşamada Doğan müthiş bir plan kurdu. MHP dışındaki bazı partilerin liderleri ve DSP içindeki kliğin başı olan Hüsamettin Özkan Almanya’ya gazete tesisi açılışı bahanesiyle çağrıldı. Plana göre burada MHP’nin dışlanacağı ve siyaseten etkisiz hale getirileceği alternatif bir hükümet kurulacak veya bu toplantının verdiği mesajla MHP seçime zorlanacaktı. MHP’nin bir üçüncü seçeneği yoktu ve her iki seçenekte de sonuçta kaybedecekti. Hepinizin bildiği gibi bu toplantıdan sonra MHP seçime gitme kararı aldı ve vuruşarak çekilme yolunu seçti.
Seçimlerde Doğan medyası önceden hazırlanmış psikolojik harekât planıyla AKP dışındaki tüm partileri yıpratarak bugünkü hükümetin yolunu açtı.
Sayın Aydın Doğan’ın eski “iyiliklerini” anlattıktan sonra gelelim son iyiliğine. Aydın Doğan bu günlerde de Avrupa Birliğiyle ortak olarak Kıbrıs, Amerika ve İsrail’le birlikte de Güneydoğu Anadolu projesi üzerinde çalışıyor. Bu operasyonlarla ilgili olarak Doğan Vakfı kullanılmakta. Doğan Vakfı bu iş için Amerika Washington’da “Hasna” isimli bir dernek kurdu.

Bu derneğin başında Nevzer Gülümser Stacey adında karışık bir şahsiyet bulunuyor.
Derneğin ilk amacı Kıbrıs’ta Avrupa Birliği politikasına uygun bir şekilde iki kesimli ve Rum hâkimiyetine dayalı bir devlet kurmak. Bu amaçla her ay onlarca Kıbrıs Türkü gazeteci ve yazar Amerika’ya gönderilerek burada yağlıballı geziler ve Rum tezlerini anlatan kurslara tabii tutuluyorlar. Derneğin çıkardığı “Hasna Journal” isimli gazete de her sayısında Denktaş ve Kıbrıslı Türk milliyetçileri aleyhine türlü karalama ve küfür kampanyaları düzenliyor.
Hasna’nın diğer bir ilgi alanı da GAP bölgesi. Burada sulama projeleri kapsamında İsrail’le işbirlği içinde Kibutzlar açılması ve bölge halkının kendi kendini yönetmesi kapsamlı çalışmalar var. Doğan Vakfı’nın destek olarak avuç dolusu para verdiği bir diğer dernek de Technology for Peace (Barış için teknoloji) kuruluşu

olan bu kurumun başında nöroloji doktoru Yannis Lauris isimli Rum istihbaratıyla ilişkili bir Rum bulunmakta.
Sayın Doğan’ın vakıf ve hayır faaliyeti adına giriştiği işler ne kadar ilginç değil mi? Sayın Doğan’ın ülkemize “geçmişte” yaptığı iyilikler için 1999 senesinde Devlet üstün hizmet madalyası aldğını göz önüne alırsak. Bu son faaliyetleri içinde Avrupa’dan “Legion de Honeur” ve Amerika’dan
“Medal of Freedom” alacağını da tahmin edebiliriz.
Keyifleri biraz bozduysam kusura bakmayın.